GÖREVE YENİ ATANAN ÖĞRETMENLERİMİZE!

Göreve yeni atanan ve ilk derslerine bu gün giren  sevgili öğretmenlerimiz, ilk dersinizde yaşadığınız heyecanı altmış bir yıl önce yaşamış ve bu mesleğin nasıl icra edilmesi gerektiğini ancak emekli olduktan sonraki iç hesaplaşmamda anlayabilmiş bir insan olarak, hesap özetimi  sizlerle paylaşmayı bir görev saydım. Çünkü insanlık ancak böyle hesap özetlerinin, başka bir deyişle deneyimlerin paylaşılıp birikmesiyle ilerleyebilmektedir.  Bu yapılmazsa ateşi, tekerleği  hep yeniden, yeniden, yeniden icat ve Amerika’yı hep yeniden keşfetmek zorunda kalırız.  Bunun bir adı da”hep yerinde saymak”tan başka bir şey olmaz.  Bugün yüz seksen küsur devletin  çatısı altında yaşamakta olan sekiz milyar nüfusluk insanlığın bunca  eğitim, kültür ve ekonomik yapı farklılığı içinde bulunuyor olmasının nedeni  bu  “hep yerinde sayma” ya da “deneyim birikimi paylaşımı” ile oluşan durumlarıdır.

Sevgili meslektaşlarım, ilk dersimizde ilk kez karşılaştığımız ve genellikle kırk ya da daha çok sayıda öğrenciden oluşan topluluk meraklı gözleriyle bizi öyle şaşırtır, öyle paniğe sürükler ki, kendimizi adeta kırk başlı, seksen kollu. seksen bacaklı, seksen gözlü, seksen kulaklı bir canavarın karşısında hissederiz. Bu canavar bizi kabul mü , red mi edecek? Bizi öğretmenlik tahtına mı oturtacak  yoksa gereksizler kategorisine mi kaydedecek, bilemeyiz.

Karşımızdaki kırk başlı, seksen gözlü… canavarın aslında canavar değil, kırk ayrı kişiden, kırk ayrı  kişilikten, kırk ayrı insandan oluşan bir topluluk olduğunu, her öğrencinin “gerçekten var olan” ve “fark edilmek isteyen”, “değerli olduğuna inanan” ve “değerinin fark edilmesini isteyen”, “başkalarından daha çabuk ya da daha yavaş öğrenen” “ama sonuçta öğrenebilen” “bir insan” olduğunu… bilirsek  başka, bilmezsek başka bir yaklaşımla başlarız öğretmenliğimize:  Ya “Hey, sen, çilli!”, “Hey, sen bacaksız”, “Hey, sen, tombalak” gibi alaylı, küçümseyici ve benzeri saygısızca hitaplarla, ya da, “Siz, adınız neydi? Ali… “Sizin adınız neydi? Ayşe…”  “Sizin adınız? …”teşekkür ederim…”.. gibi saygılı, öğrenciye fark edildiğini hissettiren  hitaplarla gireriz her kaç yıl sürecekse mesleğimize…  Ama bu sadece bir giriştir.

Öğrencilere tepeden bakan bir girişle başlayan  öğretmenliğin öğretmene de, öğrenciye de, topluma ve insanlığa da yararı olmaz.  Her an azarlanma, aşağılanma, yok sayılma korkusunu yaşamakta olan insanların tüm enerjilerini savunmaya harcamak zorunda olmaları nedeniyle ders dinlemeleri elbet mümkün olmaz.  Öğrenciler, kaç yaşında olurlarsa olsunlar, bir nedenle korktukları, saygı duymadıkları öğretmenlerin derslerini dinleyemez, onlardan herhangi bir şey öğrenemezler.  O halde öğrencilerine ulaşmak isteyen öğretmenlerin her şeyden önce onların gözünde onların dostu oldukları, iyiliklerini istedikleri,  onların değerlerinin farkında oldukları  ve  er geç başarılı olacaklarına inandıkları gibi hususlarda içtenlikli beyanlardan  kaçınmamaları gerekir.  Unutmamalıyız ki bize karşı olumlu ya da olumsuz duyguları bulunmayan  kimselere karşı bizim duygularımız da sıfıra çok yakındır;  hakkımızdaki duygu ve  yaklaşımları olumlu olanlara karşı ise biz de  sevgi ve saygı besleriz.  Bize saldıran, bizi aşağılayan, küçümseyen kimselere ise sevgimiz, saygımız olmaz. Tıpkı çocuklar gibiyiz.  O halde insanların başkalarına karşı duyguları, başka insanların onlara karşı duygularıyla şekillenir  diyebiliriz. Öğrincilerimizi kazanmak istiyorsak, açıktır ki onlardan sevgimizi, saygımızı ve dostluğumuzu  esirgemeyelim ki ektiğimizi biçmek hakkımız olsun.

Bir dönem, bir ders yılı ya da birkaç yıl gibi belirli bir sürede verilmesi gereken bir dersin tarafımızdan işlenecek bir-iki ders saatinde hangi konusunun, hangi araçlar  kullanılarak, hangi deney ve gözlemler yapılarak, hangi sorulara  yanıtlar aranarak işleneceği, hangi bilgilerin verileceği, ders bittikten sonra, o derste verilmiş bilgilerin  hangi ödevler verilerek pekiştirilmeye çalışılacağı… iyice düşünülerek yazılmalıdır.  Böyle bir planlama çalışmasıyladır ki bize verilen öğretmenlik görevini hakkıyla yapmış, öğrencilerin, velilerin, ulusumuzun ve insanlığın beklentilerini karşılamış oluruz. Mesleğimizi bu ciddiyet, titizlik ve iş ahlakı anlayışıyla yürütürsek bilinçli, onurlu,  alnı açık, başı dik, okulu içinde ve dışında saygı gören, özgüvenli  öğretmenler oluruz. Kimsenin torpiline, iltimasına, kayırmasına ihtiyacımız olmaz. Aynaya bakarken utanmayız, kendimize saygı duyarız.  Bu bize yetmez mi?

İşin kolayına kaçar,  “dayılarımızın kanatları” altına (!),   “büyüklerimizin  gölgesine” (!) sığınarak makam peşine düşersek varacağımız yer ise…

Bir Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.