HAYVANLARDAN ÖĞRENDİĞİM

Babamın bir çift öküzü vardı bir zamanlar. İri cüsseli olanının adı “Koca Öküz”, ufak tefek olanınki ise “Bizim Dana” idi. Bizim Dana kendi ineğimizden doğup elimizde büyümüş, bu nedenle adı hep Bizim Dana olarak kalmıştı. Koca Öküz’ü ise, Bizim Dana’ya eş olsun diye
yetişkin haliyle satın almış ve Bizim Dana’dan daha cüsseli olduğu için böyle adlandırmış- tık.

Yaz tatilimi Kocapınar’da geçirdiğim zamanlarda, öküzlerimizi Dumanlıtepe’deki çayırımıza
götürüp otlatmak benim görevimdi. Sabahları kuşluk vakti, içinde peynir ekmek çıkını, ayran şişesi ve o gün okumak istediğim kitap bulunan torbayı omzuma asar, öküzlerimizi önüme katıp Dumanlıtepe’ye doğru yola koyulurdum. Dumanlıtepe’ye varmak için aşmamız gereken
yol hepi topu iki üç kilometre kadardı ama zeminin çok taşlı olması nedeniyle yürünmesi pek zordu. Bu yüzden, günün yolda geçen zamanını sevimsiz ve hatta boşa harcanmış olarak görürdüm.

Günün birinde, öküzlerimizin o berbat yolda benim kadar zorlanmadıklarını, çünkü yolda hep aynı belirli noktalara bastıklarını fark ettim. Bizim öküzlerin ve onların atalarının ve kuşkusuz onların da atalarının… yüzlerce, binlerce yıl bu taşlı zeminde basıp geçtikleri noktalar hep aynı idi ve milyonlarca, belki de milyarlarca ayak darbesi, o sert zeminde zaman içinde belli belirsiz bir patika oluşturmuştu. Öküzlerimiz, zamanla aşınıp az da olsa düzleşmiş, patikalaş- mış bu taş zeminde yürümeyi kendileri için uygun buluyorlardı. Zorunlu olmadıkça patikanın iki yanındaki sert, sivri ve keskin taşlara basarak yürümeyi denediklerini hiç görmedim.

Hatırladıkça ayaklarımın altını hala sızlatan o taşlı yol bitince çayıra ulaşırdık. Ben kitabımı torbadan çıkarıp bir meşe ağacının gölgesine oturur, bedenimin bulunduğu dünyadan yazarın
sayfalara döşediği düş ya da bilim dünyasına geçerdim, öküzlerimiz ise ayaklarının altında serili otları yiyerek beslenmeye koyulurlardı. Arada bir okumaya ara verir, ağustos böceklerinin o telaşlı, o büyüleyici ötüşlerini bir süre dinler, sonra yine kitaba dönerdim. Böylece gün ilerler, güneş tepeye dikilir, benim için beslenme, öküzlerimiz için ise yatıp dinlenme zamanı gelmiş olurdu.

Hep aynı geçen o sıcak yaz günlerinin birinde, öküzlerimizin o koskoca çayırda hep aynı yerde ve gövdelerinin hep aynı yanıyla yattıklarını fark ettim. Bunun nedenini merak ettim ve onlar otlamaya kalkınca, yatak yerlerini inceledim: Yatak yerlerindeki otlar, çalı çırpı, hayvanların ağır gövdeleri altında zamanla ezilmiş, adeta toprak zemine gömülmüştü. Öküzler bu yatak yerlerine ilk yattıklarında belli ki zemindeki sert çalı çırpıdan, küçük taşlardan rahatsız olmuşlardı, ama izleyen günlerde aynı yere yattıklarında zemindeki rahatsız edici sert nesneler zamanla ezilmiş, toprağa gömülmüş ve zemin artık öküzlerin gövdelerine uygun bir kalıp halini almıştı. Her gün aynı yere yatmakla, hayvanlar bir önceki günden daha az çabayla gövdelerini dinlendirebiliyorlardı. Aynı çayırda her gün değişik yerlere yatsalar, kuşku yok ki her gün gövdelerinin kalıbına uygun yeni bir yatak oluşturmanın gerektirdiği çabayı gösterecek, başka bir deyişle enerji tüketimine katlanmak zorunda kalacaklardı. Enerji ise kendiliğinden oluşmuyor, ancak yeterince beslenmeyle, alınan besinlerin sindirilip biyo-kimyasal süreçler sonunda hücrelere ulaşmasıyla kullanılabilir hale geliyordu; özetle canlıya maliyeti çok yüksekti ve bu nedenle israf edilmemeli, olabildiğince tutumlu kullanılmalıydı. Öküzlerimizin taşlı yolda hep aynı noktalara basarak yürümelerinin nedeni de kuşkusuz enerji tasarrufu idi…

Kısaca söylemek gerekirse, öküzlerimiz, bin bir güçlükle hücrelerinde depoladıkları enerjilerini olabildiğince tutumlu kullanıyorlardı.

Peki, başka hayvanlar da enerjilerini kullanırken tutumlu davranıyorlar mıydı? Bunu anlamak için çevremdeki başka hayvanların davranışlarını gözlemeye koyuldum:

Dağların, tepelerin yamaçlarında yürümek zorunda kalan atların, eşeklerin, davar ve sığırların yokuşu dimdik tırmanmak ya da yokuştan dimdik aşağı inmek gibi çok zorlayıcı denemelere giriştiklerini hiç görmedim. Yamaçta yürümek zorunda kalan hayvanların, hem tırmanmayı sağlayacak ama hem de en az zorlanmayı gerektirecek bir eğimde zikzaklı patikalar oluşturduklarını gördüm. Dik bir yokuşta dimdik inip çıkmakla zikzaklı patikaları kullanarak inip çıkmak arasındaki enerji tüketimi farkını deneyerek görenler, hayvanların enerji tüketimi konusunda ne kadar tutumlu olduklarını anlamış ve en kalıcı biçimde öğrenmişlerdir.

Etobur hayvanların avlanmak için saldırdıkları sürülerin yaralı, yaşlı, yavru gibi en kolay yakalayabilecekleri, kendilerini en az uğraştıracak, en az enerji tüketilerek elde edilebilecek kurbanlarına yöneldiklerini, böylece doğada güçlülerin, saltanatlarını ancak güçsüzlerin varlığına borçlu olduklarını doğa belgeselleri sayesinde artık hepimiz biliyoruz.

Kırlarda karınca yuvaları çevresinde yaptığım gözlemlerde, yerdeki deliklerden çıkan karıncaların yuvadan uzaklaştıkça daralan, belirsizleşen minyatür patikaları izleyerek otların arasına daldıklarını, buldukları bitki tohumu, böcek ölüsü ve benzeri maddeleri ağızlarına aldıktan sonra geriye döndüklerini, ağır yüklerini taşırken otlar arasında çok zorlandıklarını, ancak otlar seyreldikçe işlerinin kolaylaştığını, yuvaya doğru giderek genişleyen karınca patikalarında ilerledikçe işlerinin kolaylaştığını… gördüm. Yuvaya dönüşte büyük çabalarla oluşturdukları patikaları kullanmaları, onların da enerji kullanımında öteki hayvanlar gibi davrandıklarını gösteriyordu.

Leylekler göç yolunda bir yandan hava akımlarından yararlanırlarken öte yandan bir önündekinin açtığı hava koridorundan yararlanabilmek için gökyüzünde ‘V’ biçiminde diziler oluşturarak uçuyor, böylece en az enerji tüketerek en uzun mesafeleri aşmaya çalışıyorlardı. Göç dönüşlerinde eski yuvalarına yerleşmeleri de aynı amaca yönelikti.

Peki, enerji kullanımında tutumluluk insanlarda da var mıydı?

Bunu anlamak için öncelikle kendimi gözlem altına aldım. Örneğin yatak seçiminde nasıl davranıyordum? İşim ya da sosyal ilişkilerim gereği evimden uzak kaldığım gecelerde daha önce yatmadığım yataklarda yatmak zorunda kalıyordum. Böyle gecelerde, yattığım yatak ne kadar rahat olursa olsun, bir türlü uyuyamam. Bu, eşim için de geçerlidir. O kadar ki, eşim ve ben, kendi yatağımızda bile birbirimizin yerine yatmak istemeyiz; çünkü bedenimizin uzun sürede oluşturduğu kalıptan başka bir kalıba uyum sağlamamız kolay olmuyor. Yatak değiştirmelerde yaşadığım sıkıntıyı anlattığım pek çok kişi de benzer sıkıntılardan söz etti. Bu da insan bedeninin enerji kullanımında tutumluluğa yatkınlığının bir belirtisidir.

Çayevi gibi, lokanta gibi, toplantı ve konferans salonu gibi kalabalık yerlere gittiğimde, özel bir neden bulunmadıkça, varsa yakın dostlarımın, tanıdıklarımın yanına oturmayı yeğlerim. Bu, beni ilk kez karşılaştığım insanlarla tanışmak için enerji tüketmek zorunda kalmaktan, başka bir söyleyişle yeni bir sosyal ortama uyum sağlama çabasının yol açacağı fazladan zihinsel enerji tüketmek zorunluluğundan korur. Söz konusu yerlere girdiğimde, eğer mümkünse her zamanki masayı, sandalyeyi yeğlerim. Ortamda tanıdıklarım veya onların masalarında oturabileceğim boş yer yoksa boş bir masa seçmeye çalışırım. Boş masa yoksa ve tanımadığım kimselerin yanına oturmak zorunda kalırsam, oturduğum sürece düşündüğüm tek şey, bir an önce oradan uzaklaşmak olur. Sosyal ve fizik ortam seçiminde pek çok kimsenin benimkine benzer davranışlar sergilediklerine, yani gerek zihinsel, gerek fiziksel ve gerek sosyal enerjilerinin kullanımında kendiliğinden tutumlu davrandıklarına tanık oldum.

Peki insanlarda ve hayvanlarda ortak olan bu ENERJİNİN TUTUMLU KULLANILMASI GÜDÜSÜ hayvanlarda doğal, insanlarda ise doğal ve toplumsal yaşamı nasıl etkiliyordu?
Enerjinin tutumlu kullanımı yalnızca bedensel alanda mı söz konusu idi, yoksa zihinsel enerjinin kullanımı da bu kurala bağlı mıydı?

Algılama, anlamlandırma, değerlendirme, öğrenme ve benzeri zihinsel çabaların da tıpkı
bedensel çabalar gibi belirli bir enerji tüketimi gerektirdiği açıktır. Her öğrenme, belleme uğraşı, zihnimizde belirli kalıpların oluşturulması sonucunu doğurur. Zihnimizde oluşan kalıpların herhangi bir nedenle değişmeye zorlanmasından, başka bir deyişle EZBERİMİZİN BOZULMASINDAN doğal olarak rahatsız oluruz. Herhangi bir konudaki bilgimizin, inancımızın, kanaatimizin, ezberimizin başkalarınca onanması bizi mutlu eder. Bu konulardaki farklı görüş ve beyanlardan ise rahatsız oluruz. Farklılıklardan o kadar rahatsız oluruz ki karşıt görüşlülerle tartışmalarımızın sonu kavgaya, hatta savaşa bile varabilir. Çocukların, bildikleri bir öykünün bazı değişikliklere uğratılarak anlatılmasından duydukları rahatsızlık ve bu değişikliğe itirazları herkesin bildiği bir şeydir. Herhangi bir toplulukta ya da bir konunun uzmanları arasında sohbetle başlayıp kavgaya dönüşen tartışmaları körükleyen şey çoğu kez bilimsellik ya da gerçeği arama kaygısı değil, zihinlerdeki kalıpları zorlayan, ya da moda deyişiyle ezber bozan bilgi, inanç, görüş, anlayış farklılıklarının ortaya atılmasıdır.

İnsanların büyük çoğunluğu ezberlerinin bozulmasından, bilgilerinin, inançlarının doğruluğundan kuşkuya düşürülmekten büyük rahatsızlık duyarlar. Böyle durumlarda takındıkları tavır çoğu kez kaçmak ya da saldırmaktır. Oysa kaçmak da, saldırmak da onları içine düştükleri kuşku çukurundan çekip çıkaramaz. Böylesi durumlarda ezberimizi bağnazca savunmaya girişmek yerine ortaya atılmakla bizi rahatsız eden görüş ve tezlerin bilimsel doğruluklarının bulunup bulunmadığını aramaya yönelmek, çatışma yerine birlikte çalışıp gerçeğe ulaşma yolunu açabilir.

Geçmişteki birtakım tutum ve davranışlarımızı gözden geçirdiğimizde çoğumuzun şimdiki aklım olsaydı diyerek başladığımız özeleştiriler, geçmişteki tutum ve davranışlarımızın o günkü birikimlerimizin sonucu olduğunu, zaman içinde oluşan bilgi, deneyim artışımızın bize öncekinden farklı duruş ve değerlendirme olanağı sağladığını kabullendiğimizi açıkça ortaya koyar. Yalnızca bu örnek bile insanların ancak ortak bilgi, deneyim ve yaşantı birikimleriyle benzer duruş ve davranışlara ulaşabileceklerini, bu nedenle bizim gibi davranmadıkları ve düşünmedikleri için onları cezalandırma, yok etme girişimleri yerine bilgi, birikim, deneyim vb. değerlerimizi onlarla paylaşmanın daha bilimsel, daha doğru, ve daha yararlı, daha insancıl olacağı düşünülebilir.

Birtakım insanları çok sınırlı ve çarpıtılmış bilgilerle bombardıman ederek beyinlerini yıkayan ve o insanları başka ve farklı bilgilerden uzak tutarak tetikçi, intihar bombacısı gibi acınası görevlerle adeta bir eşya gibi kullanan kimi örgütler, o zavallıların seve seve ölüme gitmelerini kahramanlık v.s. olarak nitelendirirler ve aziz hatıraları (!) önünde güya saygıyla eğilirlerken, amaçlarını başkalarının canı gibi çok ucuz bir bedel karşılığında ve kolayca elde etmenin keyfini yaşarlar. Onların en büyük kozu, militanlarını dünyadan ve bilimden olabildiğince uzak tutmak, beyin yıkama programları dışında hiç kimseyle görüşüp tartışmamalarını sağlamak, düşünme, sorgulama ve yargılama olanaklarını kullandırmamaktır.

Farklılıkları kolayca algılarız. Ancak onları anlamaya çalışmak bizi yorar, bu nedenle onları anlamaya çalışmak yerine yok saymaktan yok etmeye kadar yapabileceğimiz ne varsa, tam bir haklılık inancı ve gönül rahatlığıyla yapmaya çalışırız. Ancak anlaşılması gereken bizim fikir ve davranışlarımız, farklılıklarımız ise, bunun için gerekli çabayı başkalarından beklemeyi seve seve yeğleriz. Güçlüklerle, felaketlerle karşılaşan bireylerin ve toplumların sorunlarının çözümünü başkalarından ya da Tanrıdan beklemelerinin, zalimlerden bu dünyada sorulamayan hesapların öteki dünyada mutlaka sorulacağı inancının kökeni de budur. Bu inancın şekillendirdiği teslimiyetçi tutum, organizmanın varlığını korumak ve geliştirmek için göstermesi gereken direncini ve mücadelesini gereksizleştirdiği için enerji ekonomisine daha uygundur.

Başka dinden, başka mezhepten, başka tarikattan, başka ırktan, başka ülkeden, başka kültürden… kısacası bizim kalıplarımızı zorlayan, ezberimizi bozan her şeyden rahatsız oluruz. İnsanlar arası, toplumlar arası, çıkar grupları arası, sınıflar arası, uluslar arası tüm çatışmaların kökeninde yatan hep aynı şeydir: Enerji kullanma zorunluluğundan kaçınmak, başkalarının sırtına binmek, sofrasına çöreklenmek!…

Bu nedenledir ki bizi bilgilerimizin, inançlarımızın, kimliklerimizin, toplumdaki yerimizin … kusursuzluğundan kuşkuya düşüren herkese, her şeye karşı derin bir hoşnutsuzluk , düşmanlık geliştiririz. Bu kuşku, hoşnutsuzluk ve düşmanlık öylesine derin ve güçlü olabilir ki bunları yaratan farklılıkların, değişikliklerin, zorlayıcı etkenlerin etkisinden kurtulabilmek için, akla ilk gelen kaçmak eyleminden tutunuz, teslim olmaya, mücadeleyi Tanrıya havale etmeye, dövüşmeye, savaşmaya, savaşta işbirliği yapabileceğimiz müttefikler aramaya, sorunun kaynağını yok etmeye… kadar her çözümü deneyebiliriz. Bu denemelerimizde bizi ve tüm hayvanları yöneten, yönlendiren temel etken, enerjiyi en az tüketerek en iyi sonucu alma güdüsüdür. Kurtuluşumuzun sağlanması için başkalarının savaşmasını bekleriz. Bizim kurtuluşumuz için başkalarının çalışıp yorulmasını, bizim yerimize başkalarının çalışmasını, savaşmasını ve gerekiyorsa, ceza çekmesini… büyük bir haklılık duygusu içinde, evet, hiç tereddüt etmeden bekler ve yine başkalarının alın teri ve belki de canı pahasına elde edilen sonuçların hazzına konmayı tam bir gönül rahatlığıyla kendimize doğal hak sayarız; tıpkı otçulları gönül rahatlığı içinde parçalayıp yiyen etçiller gibi! Sonuçları bizi doğrudan ilgilendiren işleri kendimiz yaparak yorulmak yerine olabildiğince ucuza çalıştırarak ya da hiç bedel ödemeden başkalarına yaptırmamızdan tutun, yaşça büyüklerin kendi işlerini gelenektir diyerek kendilerinden küçük yaştakilere, büyük kardeşlerin küçük kardeşlere, yeğenlere, amirlerin memurlara, üstlerin astlara, öğretmenlerin öğrencilere, mürşitlerin müritlere, patronların çalışanlarına, ağaların marabalarına, ustaların çıraklarına… yaptırmalarına, emperyalist devletlerin kendi savaşlarını borçlandırdıkları geri kalmış devletlere yaptırmalarına, onların doğal kaynaklarını ve halkların emeğini uygarlık götürme maskesi altında sömürmelerine kadar… bireysel ve toplumsal, sosyal sınıflar arası ve uluslararası tüm ilişkilerin temelinde hep aynı güdü yatmaktadır: Olabildiğince az çalışarak (az enerji tüketerek) olabildiğince çok kazanmak (çok doyuma ulaşmak, çok sonuç almak, çok zenginleşmek)… güdüsü!

Yukarıda anlatılmaya çalışılan evrensel güdüce yönlendirilen yaşama savaşı bir yandan zayıfların, güçsüzlerin güçlülerce yenilip yutulmasına, sömürülerek kahredilmesine yol açarken, bir yandan da güçlülerin yaşamlarını sürdürmelerine ve daha da güçlenmelerine neden olmaktadır. Dilimizde “ Büyük balık küçük balığı yutar”, “Tutulan kısrak harman döver.”, “Altta kalanın canı çıksın.” gibi atasözleriyle özetlenmeye çalışılan bu süreç, insani değerlerle hiç bağdaşmıyor olsa da canlı doğada biyoloji bilimince doğal seçilim (natürel seleksiyon) diye adlandırılan ve canlıların bu yeni şartlara uyum sağlama savaşımının, sonu gelmez kaçmaca kovalamaca yarışının zorlamasıyla önceki kuşaklara kıyasla çevre şartlarına daha uyumlu canlı kuşaklarının şekillenmesine yol açar. Canlıların değişen çevre koşullarına uyum sağlama çabalarının çok uzun sürede şekillendirdiği ve atalarından açıkça farklılaşmış canlı kuşakları, bilim adamlarınca doğadaki evrim sürecinin ürünleri olarak değerlendirilir.

Bir Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.